Amerika Birleşik Devletleri, 4 Temmuz'da kuruluşunun 250. yıl dönümünü idrak etti. Bu tarih, insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir deneyin çeyrek bin yıllık serüvenini temsil ediyor. Ülke, Hollywood filmleri, kot pantolonlar ve kola gibi kültürel unsurlarla dünyayı etkisi altına alan bir "yumuşak güç" devleti olmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren atom bombalarını Japonya'ya atarak yıkıcı gücünü kullanmaktan çekinmeyen bir yapıya sahip.
ABD'nin kuruluşu, bazılarına göre kanunsuz ve kuralsız bir şekilde dağlara ve çöllere gelen kovboyların eseriydi. Avrupa'dan okyanusu aşan bu maceraperestler, yerli halkı yerlerinden ederek "Kızılderili" adını verdiler. Bu süreç, beyaz adamın medeniyet ve ilerleme bayrağını taşıyarak kıtaları ele geçirme modeli olarak yorumlandı.
Ancak bu "barbarlar" olarak nitelendirilen kurucular, paradoksal bir şekilde dünyanın en ileri, bilimsel olarak en gelişmiş devletlerinden birini inşa ettiler. En kapsamlı anayasalardan birini kabul ettiler ve bilim dünyasının en prestijli 12 üniversitesini kurdular. Bir avuç göçmenle başlayan bu hikaye, zamanla dünya halklarının en önemli karışımından oluşan bir devlete dönüştü.
Hiçbir küresel birliğin ABD'nin ulaştığı seviyeye erişemediği belirtiliyor; ne ana Avrupa, ne Çarlık Rusyası, ne de Roma İmparatorluğu. Belki de ona en yakın olan, kendisinin de annesi sayılabilecek Britanya idi. Ancak "Yeni Dünya", Eski Dünya ile olan bağlarını reddetmesine rağmen, ondan en önemli ve faydalı unsurunu, yani dili almaktan kaçınamadı.
İngilizce, ABD'yi ve onunla birlikte dünyayı birleştiren kolay bir araç haline geldi. Bu dil olmasaydı, ABD'nin bugün başka bir Fransa veya Almanya olabileceği düşünülüyor. Dilin sunduğu bu avantaj, altın madenleri ve zenginlik fırsatlarıyla birleşince, insanların Rusya veya Almanya yerine "Kolomb'un ülkesine" göç etmelerini sağladı. Kaynaklara göre, her yıl 25 milyon göçmen gelerek iş buldu ve Detroit veya Kaliforniya'da bir kolu olmayan neredeyse hiçbir köy kalmadı.