Bir araştırmanın başlangıç noktası, Tevrat, İncil ve Kur'an'daki ahiret inançlarını karşılaştırmak olsa da, inceleme derinleştikçe konu yalnızca ahiret inancının ötesine geçerek daha kapsamlı bir epistemolojik ve tarih felsefesi sorununa evrilmiştir. Zira ahiret inancının kökenine dair her değerlendirme, tarihin ne olduğu ve nasıl yorumlanması gerektiği sorusuna verilen cevaba bağlıdır. Bu bağlamda, ahiret üzerine yapılan tartışma, aslında vahiy ile tarih, hakikat ile yorum ve bilgi ile yöntem arasındaki ilişkiyi merkeze almaktadır.
Modern tarih yazımının önemli bir kısmı, Aydınlanma dönemi sonrasında şekillenen pozitivist bilgi anlayışının etkisiyle gelişmiştir. Bu yaklaşım, tarihsel araştırmanın sadece gözlemlenebilir, belgelenebilir ve maddi olarak doğrulanabilir olgular üzerinden yürütülmesi gerektiğini varsayar. Başlangıçta mantıklı görünen bu ilke, zamanla yöntemsel bir tercihten öteye geçerek ontolojik bir önkabule dönüşmüştür. Bu durum, tarih içinde gözlemlenemeyen unsurların sadece araştırmanın değil, aynı zamanda açıklamanın da dışında bırakılmasına yol açmıştır.
Vahiy, ilahi müdahale, peygamberlik ve aşkın hakikat gibi kavramlar, bu pozitivist çerçevede araştırmanın merkezinden çıkarılmış; yerlerine toplumsal süreçler, iktidar ilişkileri, kültürel dönüşümler ve metinlerin oluşum tarihleri konulmuştur. Bu dönüşümle birlikte dinlerin tarihi de farklı bir gözle okunmaya başlanmıştır. Peygamberler artık vahyin taşıyıcıları olarak değil, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış karizmatik liderler olarak algılanmakta; tevhit düşüncesi ilahi bir hakikatten ziyade toplumsal şartların bir ürünü olarak yorumlanmaktadır. Ahiret inancı ise insanın ölüm korkusuna ya da adalet arayışına verdiği tarihsel bir yanıt olarak açıklanmaktadır. Bu durum, kutsal metinlerin anlattığı tarih ile modern tarihçiliğin sunduğu tarih arasında derin bir ayrışma yaratmaktadır.
Esasen burada iki farklı tarih anlayışı karşı karşıya gelmektedir. Birincisi, devletlerin, savaşların, şehirlerin, göçlerin, kurumların ve metinlerin tarihi olan beşerî tarihtir ki modern tarihçilik büyük ölçüde bu alanla ilgilenir. İkincisi ise insan ile Allah arasındaki ilişkinin tarihi olan vahiy tarihidir. Tevrat, İncil ve Kur'an gibi kutsal metinler esas olarak bu ikinci tarihi anlatır. Bu metinlerde imparatorluklar değil peygamberler, savaşlar değil vahiy, siyasal güç değil hakikat merkezdedir. Bu nedenle kutsal metinlerin anlattığı tarih ile modern tarihçiliğin anlattığı tarih aynı değildir; sorun, bu iki tarih türünün birbirine karıştırılmasıyla başlamaktadır.
Modern araştırmacı, diriliş öğretisinin en açık yazılı formülasyonlarından birinin Daniel Kitabı'nda görüldüğü tespitinde haklıdır; bu, metin incelemesine dayalı tarihsel bir gözlemdir. Ancak buradan hareketle, diriliş öğretisinin Daniel döneminde ortaya çıktığı sonucuna varmak farklı bir durumdur. Bu, artık tarihsel bir gözlem değil, ontolojik bir hükümdür. Birinci ifade eldeki veriler hakkında konuşurken, ikincisi hakikatin kökeni hakkında konuşmaktadır. Tarihsel-eleştirel yöntemin en sık düştüğü hata da tam olarak buradadır: metinlerin görünürlük tarihini, inançların varlık tarihiyle özdeşleştirmek. Bu durum yalnızca ahiret inancı için değil, insanlık tarihinin tamamı için geçerlidir. Yazılı kayıtlar, hakikatin başlangıcı değil, onun belirli bir aşamadaki görünürlüğüdür.
Tevrat, İncil ve Kur'an'ın ortak iddiası, hakikatin belirli bir toplum tarafından üretilmediğini, insanlığa vahyedildiğini ileri sürmesidir. Bu nedenle onların tarih anlayışı ilerlemeci değil, hatırlatıcıdır. Modern düşünce tarihi ilkelden gelişmişe doğru ilerleyen bir süreç olarak tasavvur ederken, vahiy geleneğinde hakikat ilerleyen değil, unutulan ve yeniden hatırlatılan bir şeydir. Peygamberlerin görevi yeni hakikatler icat etmek değil, unutulan hakikati yeniden tebliğ etmektir. Bu perspektiften bakıldığında ahiret inancı da bir fikirler tarihi problemi olmaktan çıkar. Ahiret, belirli bir dönemde keşfedilen bir teori değil; insanın yaratılışıyla birlikte anlam kazanan, özgürlük, sorumluluk ve adalet arayışı gibi temel unsurlardan doğan bir hakikattir. Dolayısıyla mesele sadece ahiretin tarihi değil, tarihin kendisinin nasıl anlaşılacağıdır.