Amerika Birleşik Devletleri, 2026'da bağımsızlığının 250. yılını kutlamaya hazırlanırken, bu dönüm noktası ülkenin kurucu ilkeleriyle mevcut durumu arasındaki uyumu sorgulama fırsatı sunuyor. 4 Temmuz 1776'da ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi, sadece bir imparatorluktan kopuş değil, aynı zamanda kurumsal yönetimin bireysel güce üstün kılınabileceğine dair cesur bir isyanı temsil ediyordu. Bu kurucu ruh, bugün hem ABD içinde hem de küresel ölçekte yeniden sınanıyor.
Kuruluş döneminde, Kurucu Babaların köle sahibi olması gibi dönemsel kusurlara rağmen, Aydınlanma Çağı'nın mirasçısı olarak federal yapı, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı, azınlık haklarına saygı ve ifade özgürlüğü gibi temel ilkeler benimsendi. George Washington'ın iki dönem sonunda görevi bırakarak başlattığı emsal ve Benjamin Franklin ile Thomas Jefferson gibi devlet adamlarının yükseköğretime verdiği önem, kurumsallık arayışının temel taşları oldu. Bu yaklaşımlar, özgür düşünceye açık, girişimci bir ulusun temelini attı.
"Temsil olmadan vergilendirme olmaz" ilkesiyle bağımsızlığını ilan eden ABD, gücünü bir kral etrafında değil, kurumsal bir yapı etrafında inşa ederek yeni bir çağın öncüsü oldu. Tarihsel süreçte ırk ayrımcılığı, cinsiyet eşitsizliği ve dış müdahaleler gibi sorunlar yaşansa da, günümüzde doğal kabul edilen vatandaşlık hakları ve kurumsal hesap verebilirlik beklentisi büyük ölçüde 1776 mirasıdır.
Bugün ABD, dünyanın en büyük ekonomisi ve teknoloji üreticisi konumunda. Ancak bu başarılar, bireysel özgürlükler alanındaki uygulamalar, kültürel çoğulculuk yerine muhafazakâr-milliyetçi eğilimlerin yükselişi ve 6 Ocak 2021'deki Kongre baskını gibi olaylarla gölgeleniyor. Bu baskın, Kurucu Babaların inşa ettiği anayasal ve anti-popülist mekanizmaların kırılganlığını acı bir şekilde gösterdi.
Siyasi kutuplaşma kısa vadeli bir şok olsa da, üniversitelerin siyasallaştırılması, akademik özgürlüğün kısıtlanması ve kurumsal denetim mekanizmalarının aşındırılması çok daha kalıcı riskler taşıyor. Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson'ın da vurguladığı gibi, bir ülkenin uzun vadeli gücü kurumlarının kalitesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda, ABD'nin 250. yılında en büyük gücü, akademik özgürlük merkezleri olarak konumlandırılması gereken yükseköğretim kurumlarıdır.