Birinci Dünya Savaşı'nın son yıllarında Avrupa cephelerinde yaşanan çatışmalar, 20. yüzyıl askeri düşüncesini derinden etkilemiştir. Milyonlarca askerin siper hatlarına sıkışması, klasik taarruz anlayışının sınırlarını ortaya koymuş, büyük kuvvetler cepheyi yarabilse de ilerlemeyi sürdürememiş ve ilk başarılar kısa sürede yıpratma savaşına dönüşmüştür. Aradan geçen bir asra rağmen, Ukrayna'daki savaşın benzer stratejik soruları yeniden gündeme getirmesi dikkat çekicidir.
İki dünya savaşı arasındaki dönemde Sovyet teorisyenleri, bu askeri çıkmazı aşmak amacıyla "derin muharebe" doktrinini geliştirdi. Bu kavram, günümüzde sıkça kullanılan "derin harekat"tan farklı bir anlam taşımaktadır. Derin harekat genellikle özel kuvvetler veya uzun menzilli füzelerle cephe gerisindeki belirli hedeflere yönelik saldırıları ifade ederken, derin muharebe tank orduları ve mekanize birliklerle düşman cephesini yararak onlarca kilometre derinliğe ilerlemeyi, komuta merkezlerini, ikmal sistemlerini ve ihtiyat kuvvetlerini büyük ölçekli kara harekâtıyla eş zamanlı olarak çökertmeyi hedefliyordu.
Bu doktrinin kökenleri, 1918 Mart'ında Alman ordusunun gerçekleştirdiği Michael Harekâtı'na dayanmaktadır. Almanlar, yoğun topçu hazırlığının ardından İngiliz savunmasını yarmış ve ilk günlerde hızlı ilerleme kaydetmişti. Ancak topçu birliklerinin piyadeye yetişememesi, ikmal hatlarının uzaması ve takviyelerin yeni savunma hatları kurmasıyla harekât durmuştu. Bu taktik başarı, stratejik bir sonuca dönüşememişti. Sovyet askeri akademilerinde incelenen bu tecrübe, cepheyi yarmaktan ziyade, yarılan cepheden sonra ilerleyişin hızını korumanın ve düşman yeni savunma hatları kurmadan derinlere ulaşmanın önemini ortaya koydu.
Derin muharebe fikrinin önde gelen isimlerinden Georgii Isserson, modern savaşın sadece cephe genişliğiyle açıklanamayacağını, savaşın kaderinin düşmanın derinliklerindeki komuta, ikmal ve ihtiyat kuvvetlerinin eş zamanlı baskı altına alınmasına bağlı olduğunu savundu. Vladimir Triandafillov ise operasyonel sanatın kurucularından kabul edilerek, saldırının başarısının ilk savunma hattını aşmakla değil, açılan gedikten sürekli yeni kuvvetlerin geçirilmesiyle ölçüldüğünü belirtti. Bu fikirleri uygulamaya koyan Mihail Tuhaçevski, Kızıl Ordu'nun modernleşmesine öncülük etti ve tankların, motorize birliklerin ve hava gücünün birlikte kullanılacağı büyük taarruzlar tasarladı. 1937'de Stalin'in tasfiyeleri sonucu idam edilmesi, Sovyet askeri düşüncesinde kırılmaya yol açsa da, geliştirdiği kavramlar İkinci Dünya Savaşı'nda Kızıl Ordu'nun taarruzlarına yön vermeye devam etti.
Aradan geçen on yıllar boyunca teknoloji büyük bir dönüşüm geçirdi. Füze sistemleri, hassas güdümlü mühimmat ve elektronik harp, klasik savaş anlayışını derinden etkiledi. Sovyet Genelkurmay Başkanı Nikolay Ogarkov, bu değişimi erken fark eden isimlerdendi. Ogarkov, keşif sistemleri ile hassas uzun menzilli silahların birleşmesinin büyük birliklerin hareket alanını daraltacağını ve gelecekteki asıl sorunun düşmanı vurmaktan ziyade, vurulmadan kuvvet toplayabilmek olacağını öngördü.
Bugün Ukrayna'da yaşananlar, Ogarkov'un öngörülerinin büyük ölçüde gerçekleştiğini gösteriyor. Büyük bir taarruz için gerekli kuvveti gizlice bir araya getirmenin neredeyse imkansız hale gelmesidir. İkinci Dünya Savaşı'nda yüzlerce tank ve binlerce asker haftalarca cephe gerisinde toplanabilirken, günümüzde keşif dronları, uydular ve elektronik istihbarat sistemleri cepheyi sürekli gözetim altında tutuyor. Birlik hareketleri, mühimmat depoları ve komuta merkezleri anında tespit edilerek hedef alınıyor. Bu durum, saldırı için gerekli kuvvet yoğunluğunun harekât başlamadan yıpranmasına neden oluyor. Ordular hayatta kalabilmek için birliklerini geniş alanlara yaymak zorunda kalırken, bu da taarruz için gereken darbe gücünü zayıflatıyor. Açılan gedikler bile, savunanın ihtiyatlarının hızla yönlendirilmesi ve ilerleyen birliklerin sürekli izlenmesi nedeniyle eski savaşlardaki gibi kalıcı sonuçlar doğurmuyor.