2 Temmuz tarihi, Türkiye'nin yakın tarihinde derin izler bırakan Sivas Madımak Katliamı'nın 31. yıl dönümünü işaret ediyor. Bu acı olay, 1993 yılında 33 aydın ve 2 otel çalışanının yaşamını yitirmesiyle sonuçlanmış, toplumsal hafızada silinmez bir yer edinmiştir. Ancak bu yıl dönümü, geçmişin acılarıyla birlikte güncel bir tartışmayı da beraberinde getiriyor: Komedyen Deniz Göktaş'ın stand-up gösterisindeki ifadeleri nedeniyle tutuklanması, ifade özgürlüğü ve mizahın sınırlarına ilişkin soruları yeniden gündeme taşıdı.
Yazı, olayların, isimlerin ve mekânların değişmesine rağmen, Türkiye coğrafyasında "kutsalımıza hakaret edildi" söylemiyle alevlenen "ilkel linç kültürü"nün ve "arkaik öfke"nin varlığını sürdürdüğünü vurguluyor. Dün Madımak Oteli çevresinde toplanan kalabalığı motive eden tahammülsüzlüğün, bugün de kendi inanç ve doğrularına ters düşen birini "şeytan taşlar gibi" hedef almanın altında yatan aynı hoşgörüsüzlük olduğu belirtiliyor. Bu durum, toplumdaki farklı seslere karşı gösterilen sert ve yargılayıcı tepki kültürünün devamlılığına işaret ediyor.
Toplumsal hafızanın sayfaları geriye doğru çevrildiğinde, bu linç kültürünün ve tahammülsüzlüğün izleri açıkça görülüyor. 6-7 Eylül 1955 olaylarında İstanbul'da azınlıklara ait ev ve iş yerlerinin hedef alınması, 16 Aralık 1978 Maraş Olayları ve 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı gibi tarihler, birbirini kopyalayan bir "cinnet halinin" ve "organize kötülüğün" kilometre taşları olarak değerlendiriliyor. Mekânlar, şehirler ve kurbanlar farklı olsa da, bu tür vandalizmi besleyen ana damarın aynı olduğu ifade ediliyor.
Bu "kanlı anatominin" en büyük zırhının, "din ve vatan" kavramlarının ardına sığınma kurnazlığı olduğu öne sürülüyor. Yazıda, Türkiye'de en büyük günahların ve affedilmez suçların genellikle "din" veya "vatan" söylemleri kullanılarak işlendiği belirtiliyor. Sebahattin Ali'den genç fidanların darağacına gönderilmesine, Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkencelerden köylerin yakılmasına, darbelere ve Madımak'a kadar birçok olayın "vatan" adı altında gerçekleştirildiği örneklerle açıklanıyor.
Bu bağlamda, vicdanın sesini boğmanın ve kötülüğü meşrulaştırmanın en kestirme yolunun, farklı düşünenleri "vatan haini" olarak yaftalamak olduğu dile getiriliyor. Yazı, Madımak Katliamı'nın yıl dönümünde "Unutmadık, unutmayacağız!" sloganının ötesine geçerek, bu linç kültürünün, tahammülsüzlüğün ve bitmek bilmeyen öfkenin sahiplerinin topluma unutma fırsatı vermediğini, aksine her gün yeni olaylarla bu karanlığı hatırlattığını vurgulayarak sona eriyor.